وَالصَّافَّاتِ صَفًّا
﴿١﴾
Ayet 1: Ves sâffati saffâ(saffen).
Ve saf bağlayarak (huşû ile Allah’ın huzurunda) saf halinde bulunanlara andolsun.
فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا
﴿٢﴾
Ayet 2: Fez zâcirâti zecrâ(zecran).
Toplayıp sevkedenlere (sağ ve sol kanat velîlerine).
فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا
﴿٣﴾
Ayet 3: Fet tâliyâti zikrâ(zikran).
Zikrederek (Kur’ân) tilâvet edenlere (okuyanlara) (andolsun).
إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ
﴿٤﴾
Ayet 4: İnne ilâhekum le vâhıdun.
Muhakkak ki sizin İlâhınız, mutlaka Tek’tir.
رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ
﴿٥﴾
Ayet 5: Rabbus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ ve rabbul meşârık(meşârıkı).
Göklerin, yerin ve ikisi arasında olanların Rabbidir. Ve doğuların (da) Rabbidir.
إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ
﴿٦﴾
Ayet 6: İnnâ zeyyennâs semâed dunyâ bi zîynetinil kevâkib(kevâkibi).
Muhakkak ki Biz; dünya semasını, yıldızları ziynet kılarak süsledik.
وَحِفْظًا مِّن كُلِّ شَيْطَانٍ مَّارِدٍ
﴿٧﴾
Ayet 7: Ve hıfzan min kulli şeytânin mârid(mâridin).
Ve marid (azgın ve asi) şeytanların hepsinden muhafaza ederek.
لَا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَى وَيُقْذَفُونَ مِن كُلِّ جَانِبٍ
﴿٨﴾
Ayet 8: Lâ yessemmeûne ilâl meleil a’lâ ve yukzefûne min kulli cânib(cânibin).
Melei A’lâ’ya kulak verip dinleyemezler ve her taraftan atılırlar (kovulurlar).
دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ
﴿٩﴾
Ayet 9: Duhûran ve lehum azâbun vâsibun.
Kovulmuş olarak, onlar için kesilmeyen sürekli azap vardır.
إِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ
﴿١٠﴾
Ayet 10: İllâ men hatıfel hatfete fe etbeahu şihâbun sâkibun.
Ancak kim bir söz kapıp kaçarsa, o taktirde kayıp giden yakıcı bir alev onu takip eder (ona ulaşır, yok eder).
فَاسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَم مَّنْ خَلَقْنَا إِنَّا خَلَقْنَاهُم مِّن طِينٍ لَّازِبٍ
﴿١١﴾
Ayet 11: Festeftihim e hum eşeddu halkan em men halaknâ, innâ halaknâhum min tînin lâzibin.
Hayır, onlardan fetva iste (sor): "Onlar mı yaratılış bakımından daha kuvvetli, yoksa Bizim (diğer) yarattıklarımız mı?" Muhakkak ki Biz, onları yapışkan nemli topraktan yarattık.
بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ
﴿١٢﴾
Ayet 12: Bel acibte ve yesharûn(yesharûne).
Evet, sen hayret ettin ve onlar (ise) alay ediyorlar.
وَإِذَا ذُكِّرُوا لَا يَذْكُرُونَ
﴿١٣﴾
Ayet 13: Ve izâ zukkirû lâ yezkurûn(yezkurûne).
Ve (onlara) hatırlatılınca (anlatılınca) tezekkür etmezler (dinleyip hükme varamazlar).
وَإِذَا رَأَوْا آيَةً يَسْتَسْخِرُونَ
﴿١٤﴾
Ayet 14: Ve izâ raev âyeten yesteshırûn(yesteshırûne).
Ve bir âyet (mucize) gördükleri zaman alay ederler.
وَقَالُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُّبِينٌ
﴿١٥﴾
Ayet 15: Ve kâlû in hâzâ illâ sihrun mubîn(mubînun).
Ve: "Bu sadece apaçık bir sihirdir." dediler (derler).
أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ
﴿١٦﴾
Ayet 16: E izâ mitnâ ve kunnâ turâben ve izâmen e innâ le meb’ûsûn(meb’ûsûne).
Öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı? Gerçekten biz, mutlaka beas edilenler (diriltilenler) mi olacağız?
أَوَآبَاؤُنَا الْأَوَّلُونَ
﴿١٧﴾
Ayet 17: E ve âbâunel evvelûn(evvelûne).
Ve evvelki babalarımız (atalarımız) da mı?
قُلْ نَعَمْ وَأَنتُمْ دَاخِرُونَ
﴿١٨﴾
Ayet 18: Kul neam ve entum dâhırûn(dâhırûne).
"Evet ve siz (yeniden yaratıldığınız zaman) hor ve hakir olacaklarsınız." de.
فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ فَإِذَا هُمْ يَنظُرُونَ
﴿١٩﴾
Ayet 19: Fe innemâ hiye zecratun vâhıdetun fe izâ hum yenzurûn(yenzurûne).
İşte o, sadece tek bir çığlıktır. Onlar işte o zaman (diriltilince) bakacaklar (görecekler).
وَقَالُوا يَا وَيْلَنَا هَذَا يَوْمُ الدِّينِ
﴿٢٠﴾
Ayet 20: Ve kâlû yâ veylenâ hâzâ yevmud dîn(dîni).
"Ve eyvahlar olsun bize, (işte) bu dîn günüdür." dediler.
هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ الَّذِي كُنتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ
﴿٢١﴾
Ayet 21: Hâzâ yevmul faslillezî kuntum bihî tukezzibûn(tukezzibûne).
(İşte) bu tekzip etmiş (yalanlamış) olduğunuz fasıl (haklıyı haksızdan ayırma, hüküm verme) günüdür.
احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَأَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَ
﴿٢٢﴾
Ayet 22: Uhşurûllezîne zalemû ve ezvâcehum ve mâ kânû ya’budûn(ya’budûne).
Zulmedenleri ve onların eşlerini (zevcelerini) haşredin (biraraya toplayın)! Ve onların tapmış oldukları şeyleri (de).
مِن دُونِ اللَّهِ فَاهْدُوهُمْ إِلَى صِرَاطِ الْجَحِيمِ
﴿٢٣﴾
Ayet 23: Min dûnillâhi fehdûhum ilâ sırâtıl cahîm(cahîmi).
Allah’tan başka (taptıkları). Artık onları cahîm (cehennem) yoluna hidayet edin (ulaştırın).
وَقِفُوهُمْ إِنَّهُم مَّسْئُولُونَ
﴿٢٤﴾
Ayet 24: Vakıfûhum innehum mes’ûlûn(mes’ûlûne).
Artık onları tevkif edin (tutuklayın). Muhakkak ki onlar, mesuldürler (sorumludurlar).
مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ
﴿٢٥﴾
Ayet 25: Mâ lekum lâ tenâsarûn(tenâsarûne).
Size ne oldu ki yardımlaşmıyorsunuz.
بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ
﴿٢٦﴾
Ayet 26: Bel humul yevme musteslimûn(musteslimûne).
Hayır, onlar bugün teslim olanlardır.
وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءلُونَ
﴿٢٧﴾
Ayet 27: Ve akbele ba’duhum alâ ba’dın yetesâelûn(yetesâelûne).
Ve karşılıklı yönelip birbirlerine (hesap) sorarlar.
قَالُوا إِنَّكُمْ كُنتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ
﴿٢٨﴾
Ayet 28: Kâlû innekum kuntum te’tûnenâ anil yemîn(yemîni).
"Gerçekten siz bize, sağ taraftan (Allah taraftarıymış gibi) geliyordunuz." dediler (derler).
قَالُوا بَل لَّمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ
﴿٢٩﴾
Ayet 29: Kâlû bel lem tekûnû mu’minîn( mu’minîne).
"Hayır, siz mü’min olmamıştınız (Allah’a ulaşmayı dilememiştiniz)." dediler (derler).
وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ بَلْ كُنتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ
﴿٣٠﴾
Ayet 30: Ve mâ kâne lenâ aleykum min sultânin, bel kuntum kavmen tâgîn(tâgîne).
Ve bizim, sizin üzerinizde bir sultanlığımız, hükümranlığımız olmadı (yoktu). Hayır siz azgın bir kavim olmuştunuz.
فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَا إِنَّا لَذَائِقُونَ
﴿٣١﴾
Ayet 31: Fe hakka aleynâ kavlu rabbinâ innâ le zâıkûn(zâıkûne).
Artık Rabbimizin (azap) sözü üzerimize hak oldu. Muhakkak ki biz, onu (azabı) mutlaka tadacak olanlarız.
فَأَغْوَيْنَاكُمْ إِنَّا كُنَّا غَاوِينَ
﴿٣٢﴾
Ayet 32: Fe agveynâkum innâ kunnâ gâvîn(gâvîne).
Evet, sizi biz azdırdık. Gerçekten biz azgınlar olmuştuk.
فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ
﴿٣٣﴾
Ayet 33: Fe innehum yevme izin fîl azâbi muşterikûn(muşterikûne).
İşte muhakkak ki onlar, izin günü azapta ortak olanlardır.
إِنَّا كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ
﴿٣٤﴾
Ayet 34: İnnâ kezâlike nef’alu bil mucrimîn(mucrimîne).
Gerçekten Biz, mücrimlere (suçlulara) işte böyle yaparız.
إِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ
﴿٣٥﴾
Ayet 35: İnnehum kânû izâ kîle lehum lâ ilâhe illâllâhu yestekbirûn(yestekbirûne).
Onlara: "Allah’tan başka İlâh yoktur." denildiği zaman, onlar mutlaka kibirleniyorlardı.
وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُوا آلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَّجْنُونٍ
﴿٣٦﴾
Ayet 36: Ve yekûlûne e innâ le târikû âlihetinâ li şâirin mecnûn(mecnûnin).
Ve onlar: "Mecnun (deli) bir şair için, gerçekten biz, ilâhlarımızı terkedenler mi olacağız?" diyorlar(dı).
بَلْ جَاء بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ
﴿٣٧﴾
Ayet 37: Bel câe bil hakkı ve saddakal murselîn(murselîne).
Hayır, o hakkı getirdi. Ve mürselleri (gönderilmiş olan resûlleri) tasdik etti.
إِنَّكُمْ لَذَائِقُو الْعَذَابِ الْأَلِيمِ
﴿٣٨﴾
Ayet 38: İnnekum le zâikûl azâbil elîm(elîmi).
Muhakkak ki siz, elîm azabı mutlaka tadacak olanlarsınız.
وَمَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
﴿٣٩﴾
Ayet 39: Ve mâ tuczevne illâ mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ve yapmış olduklarınızdan başka bir şeyle cezalandırılmazsınız.
إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ
﴿٤٠﴾
Ayet 40: İllâ ibâdallâhil muhlasîn(muhlasîne).
Allah’ın muhlis (halis) kulları hariç.
أُوْلَئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَّعْلُومٌ
﴿٤١﴾
Ayet 41: Ulâike lehum rızkun ma’lûm(ma’lûmun).
İşte onlar; onlar için malûm (bilinen) bir rızık vardır.
فَوَاكِهُ وَهُم مُّكْرَمُونَ
﴿٤٢﴾
Ayet 42: Fevâkihu, ve hum mukramûn(mukramûne).
Ve meyveler, onlar ikram olunanlardır.
فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ
﴿٤٣﴾
Ayet 43: Fî cennâtin naîm(naîmi).
Naîm cennetlerinde.
عَلَى سُرُرٍ مُّتَقَابِلِينَ
﴿٤٤﴾
Ayet 44: Alâ sururin mutekâbilîn(mutekâbilîne).
Karşılıklı tahtlar üzerinde.
يُطَافُ عَلَيْهِم بِكَأْسٍ مِن مَّعِينٍ
﴿٤٥﴾
Ayet 45: Yutâfu aleyhim bi ke’sin min maîn(maînin).
Onların etrafında akan sudan (doldurulmuş) kadehler dolaştırılır.
بَيْضَاء لَذَّةٍ لِّلشَّارِبِينَ
﴿٤٦﴾
Ayet 46: Beydâe lezzetin liş şâribîn(şâribîne).
Berrak, içenler için lezzetli.
لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنزَفُونَ
﴿٤٧﴾
Ayet 47: Lâ fîhâ gavlun ve lâ hum anhâ yunzefûn(yunzefûne).
Onun içinde aklı gideren bir şey yoktur. Ve onlar, ondan (o maiden) sarhoş olmazlar.
وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌ
﴿٤٨﴾
Ayet 48: Ve indehum kâsırâtut tarfı în(înun).
Ve onların yanında, bakışlarını saklayan (sadece onlara çeviren) güzel gözlü kadınlar vardır.
كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَّكْنُونٌ
﴿٤٩﴾
Ayet 49: Ke enne hunne beydun meknûn(meknûnun).
Onlar muhafaza edilmiş (el değmemiş) yumurta gibidir.
فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءلُونَ
﴿٥٠﴾
Ayet 50: Fe akbele ba’duhum alâ ba’dın yetesâelûn(yetesâelûne).
Bundan sonra, karşılıklı yönelip birbirlerine sorarlar.